1520, Osmanlı İmparatorluğu
İstanbul’a götürüleceğim ve yeni padişahın haremine hediye edileceğim Kırım Sarayı’nda duyulduğunda, diğer cariyeler kıskançlıktan yumruklarını sıkıyor, tırnaklarını avuç içlerine batırmaktan ellerini neredeyse kanatıyorlardı. Daha az fesat olanlar ise ne kadar şanslı olduğumu söylüyor, İstanbul’un güzelliği üzerine şiirler okuyorlardı. Ah, keşke onlara, benim yerimde olmak için hülyalara dalmalarına gerek olmadığını söyleyebilseydim.
Kırk gündür İstanbul’dayım; Eski Saray adlı bir cehennemde. Sarayın etrafı yosun tutmuş, küf kokulu surlarla çevrili. Bahçedeki güller, sümbüller ve laleler bu kokuyu bastırmaya yetmiyor. Geldiğimden beri İstanbul’a dair görebildiğim tek şey gökyüzü; o da Kırım’daki ya da dünyanın herhangi bir yerindeki gökyüzünden farklı değil.
Cariyelerin, hele de acemi cariyelerin, surların dışına çıkması katiyen yasak. Şu zamana kadar dışarı çıkabildiğine şahit olduğum tek kişiler padişahın validesi ve kız kardeşleri. Onlar da sultanı ziyarete Topkapı Sarayı’na gider, bir iki gün kalıp dönerler. Sultana sunulan cariyeler de Eski Saray’dan çıkarak Topkapı’ya gidebilir; ancak henüz sultanın has odasına kabul edilen bir cariye olmadı.
Dediklerine göre padişahın Manisa Sarayı’nda bir hatunu varmış ve ona çok bağlıymış. Bir de şehzadeleri olmuş. Padişahın hatunu ve oğlu, Eski Saray’a yerleşmek üzere Manisa’dan yola çıkmışlar.
Devleti Âliye’nin geleneklerine göre hanedanın kadınları Eski Saray’da yaşarmış. Osmanlı’da kadın olmak, ceza ile ödüllendirilmek gibi; zira Eski Saray, kubbesi gökyüzünden olan bir zindandan farkı yok.
Ben, Rutenyalı Aleksandra; kâinat şahidim olsun ki bu esaretim bir gün nihayete erecek.