1651, Osmanlı İmparatorluğu.
Ben Kösem Sultan.
Sizlere birçok şey anlatabilirim, bin nasihatte bulunabilirim; ancak bugün öldüğüm günü anlatmak istiyorum.
Vücudum toprağa karıştıktan sonra kimseye anlatamadım ve şimdi ahirette, kapkaranlık bir yalnızlıktayım.
Öldüğüm gün, torunumu öldürmeye niyet etmiştim. O akşam saraydan uzaklaşmak istedim. Sanki uzaklara gittikçe yaşanacak katlin benimle olan alakası zayıflayacaktı. Emri ben verdim, ama sarayın dışında, gecenin karanlığında, kalabalığın içinde saklanırsam, kendi kabahatimden kaçabileceğimi sandım.
Yüreğim daraldı. Herkes iftarını yaparken hizbime haber salıp saraydan çıktım. Haliç’in kıyılarına kadar indim.
Beni bekleyen kayıkla karşıya geçtim.
İstanbul halkı iftarını tamamladığında ben de Galata Mevlevihanesi’ne varmıştım.
Adem Dede’nin yanına gittim. Adem Dede, Murad’ımı sevmezdi. Onun saltanatı boyunca herkese, “Zulüm toprakta güçlü kökler salar, ama korku yalnızca geçici bir gölge yaratır,” diye nasihatte bulunurdu. Şimdi ben de yerin bin kat altında, o zulmün saldığı köklerle çürüyorum. Artık Adem Dede’yi anlıyorum. Ölüm, insanı hidayete erdiren en büyük hakikatmiş meğer.
Birbirimizden habersiz olmamıza rağmen, o akşam torunumun infazından kaçmak için yine onun kapısına geldim. Tüm gün nereye gitsem diye düşündüm; gidecek hiçbir yerim, saklanacak hiçbir köşem olmadığını fark ettim. Kendimi hiç o kadar aciz hissetmemiştim. Koskoca cihanda, Topkapı Sarayı’ndan başka gidecek yerim yokmuş. Saray bile o an bana koca cihanın içinde küçücük bir ceviz gibi göründü.
Bir anlığına seyyah bir kalender olmayı, cihanı gezmeyi diledim. O an aklıma Adem Dede geldi; kapısına geleni asla geri çevirmezdi.
Galata Mevlevihanesi’nden içeri girince ilk onu gördüm. Çok şaşırdı, hemen buyur etti. “Sind’den, Tebriz’den, Buhara’dan misafirlerimiz geldi,” dedi. “Ramazan ayını İstanbul’da geçirmek isteyen pek çok ziyaretçimiz var; buyurun sizler de geçin. Musiki birazdan başlayacak.”
İçim içimi yiyordu; acaba torunum çoktan maktul olmuş muydu?
“Adem Dede, sizlere bir sualim var; ne olur affedin,” dedim. “Allah’ın yolundan ayrılmış bir kul kapınıza gelse, ona ne söylerdiniz? Allah’ın yoluna dönmesi için hangi nasihati verirdiniz?”
Adem Dede bana döndü, gözlerime baktı: “Bakara Suresi’nde buyurulmuştur ki: ‘Yüzünüzü nereye dönerseniz dönün, Allah oradadır. O her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.’ Yani Sultanım, Allah’ın kuraltanımaz kulları ne kadar yoldan çıktıklarını sansalar da, herkes eninde sonunda yine Allah’a döner” dedi.
Bu sözleri işitince içimi hem büyük bir endişe hem de büyük bir ferahlık kapladı. Gözlerimi kapattım. Sanki o an, sabah ezanı okunmadan öleceğimi anlamıştım.
Bu sözleri işittikten kısa bir süre sonra, ben de Allah’a döndüm.