Avatar
Arda Uludag
0f31f1943a25f3f53782ec2c5725bdbbf86a60217295c169587b8b86ca3363dd
Hoppean | Bitcoin-Maximalist | Ethno-Pluralist | Scientific-Racist | Turkish-Turkic Sometimes Anti-Semitic, Always Anti-Zionist

"Tarihe biraz aşina olan herkesin bileceği gibi krizler, devletler tarafından kendi güçlerini daha da arttırmak için kullanılır ve genellikle kasıtlı olarak üretilir."

"Aile ve hane reislerinin tüm aile içi meselelerde yargıç olarak nihai otoritelerini yeniden tesis etmeleri elzemdir. Haneler, yabancı elçilikler gibi bölge dışı topraklar olarak ilan edilmelidir."

"Bir kişi kamusal eğitim sistemi içinde ne kadar uzun zaman geçirmişse, sol-eşitlikçi fikirlere o kadar çok bağlanmış, resmi doktrini ve "politik doğruculuk" gündemini yutmuş ve tüm kalbiyle içselleştirmiştir."

"Merkezi devletler ve nihayetinde tek bir dünya devleti, devlet gücünün, yani kötülüğün başarılı bir şekilde genişlemesini ve yoğunlaşmasını temsil eder ve bu nedenle özellikle tehlikeli olarak görülmelidir."

"Dahil etme veya dışlama için başka hangi kriterler kullanılırsa kullanılsın, örneğin liberteryen bir dünyada, hiçbir özel topluluk sahibi, mülkünde komünist veya sosyalist aktivistlere hoşgörü göstermek veya onlara karşı ayrımcılık yapmamak istemeyecektir."

"Değişim için herhangi bir gerçekçi liberteryen strateji popülist bir strateji olmalıdır. Yani, liberteryenler egemen entelektüel elitlere kısa devre yaptırmalı ve kitlelere doğrudan hitap ederek onların öfkesini uyandırmalı ve egemen elitleri hor görmelerini sağlamalıdır."

"Serbest göç" büyük ölçüde zorunlu entegrasyondur. Bölünme (Secession), daha küçük bölgelerin kendi kabul standartlarına sahip olmasına izin vererek bu sorunu çözer."

Replying to Avatar Arda Uludag

1870'lerin sonuna kadar parlamenter sistemler kitlelerden ziyade "seçkinler"in meselesi olmuştu. Bunun açık ara en bariz örneği, 1860'ların parlamentosuna büyük toprak sahibi ailelerden gelen erkeklerin önemli ölçüde hâkim olduğu Büyük Britanya'ydı. Ancak Fransa'da da 1870'lerin başımda Chamber'nın (Yasama meclisi) üçte biri aristokratken, Almanya'da Reichstag'ın dörtte biri soylulardan oluşuyordu. Parlamentolar da bu duruma uygun hareket ediyor, sık aralıklarla toplanmayıp mesailerinin üçte ikisini bütçe tartışmalarına ayırıyorlardı. Kitleler de 1870'lerde bu türden bir liderliği normal karşılamaktaydı. Çoğu ülkede oy kullanma hakkı sınırlandırılmıştı. 1860'larda İtalya'daki liberaller, kendilerine oy hakkı tanınması durumunda kitlelerin din adamlarına ve radikal demokratlara oy verebileceğine dair muhtemelen haklı bir endişe taşıdıklarından, burada oy kullanma hakkı nüfusun yüzde 20'siyle sınırlıydı. Ancak her yerde büyük bir ilgisizlik hâli söz konusuydu. Fransa'da erkeklere tanınan genel oy hakkı örneğinde, seçmenlerin üçte biri oy verme zahmetine girmiyordu. Bolonya'da seçmenlerin sadece yüzde 10'u, Prusya seçimlerinde sadece yüzde 25'i, St. Petersburg şehir meclisi seçimlerinde 21.000 kişilik potansiyel seçmenin sadece yüzde 8'i oy kullanmıştı. Yine de bu katılım eksikliği 1880'lerde azaldı ve "kitleler" oy verdikçe, liberal seçkinler de bozguna uğradılar. 1877'de Stettin-Uckermünde'de seçmenlerin yüzde 31'i oy kullandığında, bölge ulusal liberalizme geçti. 1879'da bu sefer seçmenlerin yüzde 49'u oy kullandığında muhafazakârlaştı ve 1884 seçimlerinde seçmenlerin yüzde 70'i oy kullandığında da sonuç aynı kaldı. Bu, kitlelerin 1870'lerdeki hâkim liberal öğretilere karşı başkaldırışının işaretiydi.

~Norman Stone, Dönüşen Avrupa syf. 57

Seçim hakkı sınırlıyken, seçmenlerin de politika sikinde değilken Dünya çok daha güzel bir yerdi. Politize olmak, siyasallaşmak ve demokratikleşmek bizi bitirdi. Seçimlerin ve demokrasinin kimsenin sikinde olmadığı, herkesin çok daha üretken olduğu o zamanlara geri dönmek, hatta daha da ilerisine gitmek gerek. Siyaset üretken bir alan değil, üretenlerden çalma alanıdır. O yüzden ne kadar çok siyasallaşmak veya demokratikleşmek, o kadar fazla üretkenlikten uzaklaşma demektir. Oy verme eylemine vatandaşlık görevi diyen herkesin amına koyayım.

1870'lerin sonuna kadar parlamenter sistemler kitlelerden ziyade "seçkinler"in meselesi olmuştu. Bunun açık ara en bariz örneği, 1860'ların parlamentosuna büyük toprak sahibi ailelerden gelen erkeklerin önemli ölçüde hâkim olduğu Büyük Britanya'ydı. Ancak Fransa'da da 1870'lerin başımda Chamber'nın (Yasama meclisi) üçte biri aristokratken, Almanya'da Reichstag'ın dörtte biri soylulardan oluşuyordu. Parlamentolar da bu duruma uygun hareket ediyor, sık aralıklarla toplanmayıp mesailerinin üçte ikisini bütçe tartışmalarına ayırıyorlardı. Kitleler de 1870'lerde bu türden bir liderliği normal karşılamaktaydı. Çoğu ülkede oy kullanma hakkı sınırlandırılmıştı. 1860'larda İtalya'daki liberaller, kendilerine oy hakkı tanınması durumunda kitlelerin din adamlarına ve radikal demokratlara oy verebileceğine dair muhtemelen haklı bir endişe taşıdıklarından, burada oy kullanma hakkı nüfusun yüzde 20'siyle sınırlıydı. Ancak her yerde büyük bir ilgisizlik hâli söz konusuydu. Fransa'da erkeklere tanınan genel oy hakkı örneğinde, seçmenlerin üçte biri oy verme zahmetine girmiyordu. Bolonya'da seçmenlerin sadece yüzde 10'u, Prusya seçimlerinde sadece yüzde 25'i, St. Petersburg şehir meclisi seçimlerinde 21.000 kişilik potansiyel seçmenin sadece yüzde 8'i oy kullanmıştı. Yine de bu katılım eksikliği 1880'lerde azaldı ve "kitleler" oy verdikçe, liberal seçkinler de bozguna uğradılar. 1877'de Stettin-Uckermünde'de seçmenlerin yüzde 31'i oy kullandığında, bölge ulusal liberalizme geçti. 1879'da bu sefer seçmenlerin yüzde 49'u oy kullandığında muhafazakârlaştı ve 1884 seçimlerinde seçmenlerin yüzde 70'i oy kullandığında da sonuç aynı kaldı. Bu, kitlelerin 1870'lerdeki hâkim liberal öğretilere karşı başkaldırışının işaretiydi.

~Norman Stone, Dönüşen Avrupa syf. 57

Eğer yeniden doğacak olsaydım ve seçme şansı verilseydi 19. yy’ın üçüncü çeyreğinin ortalarında batı, orta ya da kuzey Avrupa’da doğmayı seçerdim.

Keşke bizans galip gelseydi!

2. Dünya savaşını Mihver’ler kazansaydı Dünya daha iyi bir yer olurdu. Mülkiyet hakları daha iyi korunurdu, dolayısıyla şimdikinden daha özgür ve daha ahlaklı olurduk. Sosyalizmin her türlüsü kötü olsa da, Nazilerin nasyonal-beyaz sosyalizmi, günümüzün kültürel marksist-Neosol-komünist-demokratik sosyalist-Neoliberal-SJW-wokeid-globalist saçmalıklarından (yani enternasyonal-yahudi sosyalizminden) çok daha iyidir. Öncelikle ekonomik olarak bu sömürgeci, tefecilik üzerine inşa edilmiş ve görünürde merkez bankaları etrafında şekillenen bankacılık sistemi var olmazdı. Bu kadar enflasyon olmazdı, bankacılık sistemi bu kadar merkezîleşmezdi, paramız bu kadar ucuz olmazdı, daha sağlam olurdu. Bu kadar entegre ve birleşik bir küresel siyasi ve ekonomik yapı (Tek dünya devletinin alametleri) olmazdı, yani bu kadar globalist olmazdık. Ahlaki çöküş (dejenerasyon) yaşamazdık. Geleneksel cinsiyet rolleri devam ederdi. Alternatif yaşam biçimleri ve akrabalık ilişkilerine nefret kusan aile düşmanı hareketler bu kadar artmazdı ve popülerleşmezdi. Açık sınır ve serbest göç politikaları günümüzde demografileri altını üstüne getirmezdi. Ayrıca saçma sapan gruplara “Ama onlar eziliyor!?” bahanesiyle siksok pozitif ayrıcalıklar bahşedilmezdi. Refah-Savaş (Welfare-Warfare) devleti belki de bu kadar genişlemezdi. Neredeyse her şeyiyle daha özgür ve daha ahlaklı olurduk, eğer naziler kazansaydı.

Iphone kullanıcısı olduğum için Amethyst yok. Sadece Primal kullanıyorum.

“Bu nedenle, kendilerini İmparatorlar, Krallar, Hükümdarlar, Monarklar, En Hıristiyan Majesteleri, En Katolik Majesteleri, Yüksek Kudretliler, En Huzurlu ve Kudretli Prensler ve benzerleri gibi kulağa hoş gelen isimlerle adlandıran ve “Tanrı'nın lütfuyla”, “İlahi Hakla” — yani Cennetten gelen özel yetkiyle — yönettiklerini iddia eden tüm bu adamların sadece yağmalama, köleleştirme ve hemcinslerini öldürme işleriyle uğraşan en aşağılık ve sefil insanlar değil, aynı zamanda suçlarını sürdürme vasıtaları için bel bağladıkları bu kanlı para tacirlerinin en aşağılık asalakları, uşakları, dalkavukları, yalakaları ve piyonları oldukları açıktır. Bu tefeciler, Rothschild'ler gibi, kendi kendilerine gülerek şöyle derler: Kendilerine imparator, kral, majesteleri, en huzurlu ve güçlü prensler diyen; taç giydiklerini ve tahtlarda oturduklarını iddia eden; kendilerini kurdeleler, kürkler ve mücevherlerle süsleyen; etraflarını kiralık dalkavuklar ve yalakalarla donatan bu aşağılık yaratıklar; Yüce Tanrı tarafından özel olarak atanmış hükümdarlar ve yasa koyucular olarak ortalıkta kasıla kasıla dolaşmalarına, kendilerini aptallara ve kölelere yutturmalarına; kendilerini onurların, saygınlıkların, zenginliğin ve gücün tek kaynağı olarak göstermelerine izin verdiğimiz bütün bu düzenbazlar ve sahtekârlar, onları bizim yarattığımızı ve kullandığımızı bilirler; Bizde yaşadıklarını, hareket ettiklerini ve varlıklarını sürdürdüklerini; onlardan (konumlarının bedeli olarak) bizim çıkarımız için işledikleri tüm suçların tüm emeğini, tüm tehlikesini ve tüm iğrençliğini üstlenmelerini istediğimizi; ve onlardan istediğimiz herhangi bir suçu işlemeyi reddettikleri ya da soygunlarından elde ettikleri gelirden talep etmeyi uygun gördüğümüz payı bize ödemeyi reddettikleri anda, onları ortadan kaldıracağımızı, takılarını ellerinden alacağımızı ve onları dilenci olarak dünyaya göndereceğimizi ya da köleleştirdikleri insanların intikamına teslim edeceğimizi bilirler.”

“Bu kana dayalı borç para verme işi, insanlar arasında şimdiye kadar yapılmış en iğrenç, en acımasız ve en canice işlerden biridir. Bu, köle tüccarlarına ya da sıradan soygunculara ve korsanlara, yağmaladıkları mallardan geri ödenmek üzere borç para vermeye benzer. Ve hükümetlere, sözde, halklarını soymalarını, köleleştirmelerini ve öldürmelerini sağlamak amacıyla borç para verenler, dünyanın gördüğü en büyük zalimler arasındadır. Ve (başka türlü ortadan kaldırılamazlarsa) avlanmayı ve öldürülmeyi, şimdiye kadar yaşamış tüm köle tacirleri, soyguncular ya da korsanlar kadar hak ediyorlar.”

~Lysander Spooner

https://open.substack.com/pub/uldgarda/p/ulkenin-gercek-yonetim-erki-uzerine?r=3cfjiv&utm_medium=ios

“Merhaba Arjantinli Dostlarım”

Replying to Avatar Arda Uludag

Ceteris Paribus durumu yokken, yani diğer tüm değişkenler (faktörler) aynı değilken, sosyalist bir toplumun, liberteryen veya kapitalist (ya da ona yakın) bir toplumdan daha zengin olma ihtimali vardır.

Örneğin; aynı yerden (şartlardan) başlamaları halinde, sosyalist bir sisteme sahip beyazlar topluluğunun, liberteryen bir sisteme siyahlar topluluğundan daha zengin olma olasılığı çok fazladır, hatta neredeyse kesindir. Aradaki IQ farkı yaklaşık 30 civarıdır ve bu üretkenliği büyük ölçüde etkiler (tabii ki daha yüksek IQ’ya sahip olan beyazlardır).

Liberteryen sistemde her ne kadar üretkenliğin, girişimciliğin ve inovasyonun önü daha açık olsa (engeller koyulmamış olsa) bile, siyahlarda bu kaldırılmış engellerden verimli bir şekilde yararlanmak için gerekli zeka ve kapasite bulunmamaktadır. Öte yandan beyazlar, üretkenliğin, girişimciğin ve inovasyonun önüne sınırlar ve engeller koyulduğu sosyalist bir sistemde, tüm kötülüklere rağmen, üstün zeka ve kapasiteleriyle siyahlardan daha iyi iş çıkartacaklardır.

Zenginlik üretmek ve daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak, ya sermayedeki artışla ya da araçları (malları) en verimli şekilde kullanmaya yarayan teknik bilgideki gelişimle mümkün olur. Birincisi düşük zaman tercihiyle oluşabilir ve ikincisine de teknolojik bilgi denir. Düşük zaman tercihi ve teknolojik bilgi, yüksek zekayla bağlantılıdır. Ve beyazlar, siyahlardan açık ara daha zekidir. Binlerce yıl geçmesine rağmen Orta Afrika’nın neredeyse hiç gelişememiş olmasına dikkat edin. Tasarruf ve sermaye birikimini siyahlar yapamaz. Onlar ya stabil sermaye miktarıyla yerlerinde sayabilir ya da sermayeyi tüketerek daha da geriye gidebilir.

Kısaca, beyazlar, sosyalist bir sistemde olsalar bile, liberteryen bir sistemde olan siyahlardan daha zengin, daha refah ve daha iyi yaşam koşullarına sahip olacaklardır.

Bu tartışmada zeki insanların sosyalist olmaktan çok liberteryen olmaya daha yatkın olduklarını ve bunun tam tersinin de geçerli olduğu gerçeğini es geçiyoruz.

Ayrıca zaman tercihi ve teknolojik bilgiyle bağlantılı olarak, siyahlar, uzun ve meşakkatli üretim süreçlerini tertipleyemezler.

Yani mesela belli üretim faktörlerini birleştirip başka bir üretim faktörü elde etmek, daha sonra onu da bir takım üretim faktörlerleriyle birleştirip başka bir üretim faktörü elde etmek, sonra onu da başka üretim faktörleriyle birleştirip nihai tüketim malını elde etmek gibi bir üretim sürecine kalkışamazlar. Zekaları bunun için yeterli değildir. Teknolojik bilgileri, onların böyle bir üretim sürecinin sonunda amaçlarını (tatminlerini) karşılayacak bir araca (tüketim malına) sahip olacaklarını söylese bile (ki çoğu zaman bunu anlayacak kadar bile zeki değillerdir) zaman tercihleri, üretim sürecine kalkışmalarına izin vermeyebilir.

Muhtemelen onlar sadece doğa ana’nın kendiliğinden sunduğu ve doğada öylece duran doğal faktörleri ve tüketim mallarını dönüştürüp mülk edinerek (mesela ağaçtan bir elma ya da armut koparmak, zemini temizleyip orayı sahiplenmek vs.) bir değer yaratabilir (ya da daha doğrusu zaten varolan değeri kendilerine mâl edebilir). Bunun dışında, küçük ve kısa üretim süreçlerine kalkışabilir. Bu üretim süreçleri, nihai tüketim malını çok kısa bir tarihte verecektir ve üretim faktörleri ile nihai tüketim malı arasındaki sıralama farkı çok azdır (mesela bir ateş yakıp avladıkları salyangozu pişirmek ve nihai tüketim malı olan pişmiş salyangoz etine ulaşmak gibi). Siyahların maksimum kapasitesi budur.

Uzun ve meşakkatli üretim süreçleri beyazlara özgüdür. Bu ilkel şartlar beyazlarda da vardı ama onlar risk alıp ve geleceklerini önemseyip (yani hedonizmi bir kenara atıp) bu uzun, meşakkatli ve karışık üretim süreçlerine adım attı. Zaman tercihleri daha düşüktü ve teknolojik bilgileri daha gelişmişti (hâlâ da öyledir). Bu yüzden (siyahlar gibi) yerlerinde saymadılar ve sermaye mallarının miktarını ve kalitesini arttırdılar. Böylece bir medeniyet ve gelişmiş bir uygarlık inşa etmeleri mümkün oldu. Medeniyet onlar sayesinde gelişmiştir ve gelişecektir.

Ceteris Paribus durumu yokken, yani diğer tüm değişkenler (faktörler) aynı değilken, sosyalist bir toplumun, liberteryen veya kapitalist (ya da ona yakın) bir toplumdan daha zengin olma ihtimali vardır.

Örneğin; aynı yerden (şartlardan) başlamaları halinde, sosyalist bir sisteme sahip beyazlar topluluğunun, liberteryen bir sisteme siyahlar topluluğundan daha zengin olma olasılığı çok fazladır, hatta neredeyse kesindir. Aradaki IQ farkı yaklaşık 30 civarıdır ve bu üretkenliği büyük ölçüde etkiler (tabii ki daha yüksek IQ’ya sahip olan beyazlardır).

Liberteryen sistemde her ne kadar üretkenliğin, girişimciliğin ve inovasyonun önü daha açık olsa (engeller koyulmamış olsa) bile, siyahlarda bu kaldırılmış engellerden verimli bir şekilde yararlanmak için gerekli zeka ve kapasite bulunmamaktadır. Öte yandan beyazlar, üretkenliğin, girişimciğin ve inovasyonun önüne sınırlar ve engeller koyulduğu sosyalist bir sistemde, tüm kötülüklere rağmen, üstün zeka ve kapasiteleriyle siyahlardan daha iyi iş çıkartacaklardır.

Zenginlik üretmek ve daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak, ya sermayedeki artışla ya da araçları (malları) en verimli şekilde kullanmaya yarayan teknik bilgideki gelişimle mümkün olur. Birincisi düşük zaman tercihiyle oluşabilir ve ikincisine de teknolojik bilgi denir. Düşük zaman tercihi ve teknolojik bilgi, yüksek zekayla bağlantılıdır. Ve beyazlar, siyahlardan açık ara daha zekidir. Binlerce yıl geçmesine rağmen Orta Afrika’nın neredeyse hiç gelişememiş olmasına dikkat edin. Tasarruf ve sermaye birikimini siyahlar yapamaz. Onlar ya stabil sermaye miktarıyla yerlerinde sayabilir ya da sermayeyi tüketerek daha da geriye gidebilir.

Kısaca, beyazlar, sosyalist bir sistemde olsalar bile, liberteryen bir sistemde olan siyahlardan daha zengin, daha refah ve daha iyi yaşam koşullarına sahip olacaklardır.

Bu tartışmada zeki insanların sosyalist olmaktan çok liberteryen olmaya daha yatkın olduklarını ve bunun tam tersinin de geçerli olduğu gerçeğini es geçiyoruz.